18 Temmuz 2016 Pazartesi

İçimizdeki Kürk Mantolu

  "Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara girmekten başka nedir..?"
  Ruhunu süzgeçten geçirmek gibi. İçinde kopan fırtınayı yüzüne hafif bir meltem olarak yansıtmak gibi. Deliye dönmüş duygularını içindeki pas tutmuş zindanlara kapamak gibi bir his. Ya da hissizlik. 

  Sabahattin Ali'nin naif ruhunu seviyorum. Onun süzgeci kelimeleri çünkü. Hedefine tam isabet ettiren, sayısız kalbi birleştiren kalem. Bir dönem kelimeler tozlanır, unutulmaya yüz tutar. Derken zaman bir eser, tozlar uçuşur ve kelimeler yeniden doğar. Belki farklı bir zihniyete, farklı bir hedef kitlesine... Ancak aynı duygular ve eskimeyen hislere ölümsüz yazarlar her daim izini bırakır.

            "Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, 'Bu öyle olmayabilirdi!' düşüncesi."
       İçimizde birikip yığın olan keşkeler, iç çekişler ve buruk gülümsemeler...  Söyleyemediğimiz sözler, dışa vuramadığımız hisler, dileyemediğimiz özürler,  seçemediğimiz yollar… İçimiz sızlıyor çünkü bambaşka bir hayatın son biletini elden kaçırdığımızın farkına varıyoruz. Bundan dolayıdır ki farkına varma anı hayatın attığı en acı darbedir. 

     "Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?"
 Bir sonraki sayfada ne olacağını bilmemek daha heyecanlı değil miydi? Bir yazara inanmak mı daha doğruydu, her sayfayı kendimizin yazdığına inanmak mı? 


           "Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir âna bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak..."
 Anlar, hayatın özetidir. Kimileri anların tutsağıdır; hayatlarını o anın özeti yaparlar. Kimileri ise pervasızca yaşarlar, anların ellerinden kaymasına izin vererek. Halbuki fark etsek ki mutluluk, anda olmak kadar yakındır bize. Kıymetini yaşarken anlamak, her anın hayatımıza imzasını bırakmasına izin vermek kadar...


  "Ne olurdu? Birbirimize birkaç sene sonra tesadüf etmiş olsaydık! O zaman hayatımız belki bambaşka bir şekil alırdı."
  Ya da akıllardan silinemeyen o replik gibi: "Beni çok garip bir dönemimde tanıdın."
Peki ya bambaşka bir ben, bambaşka bir seni gördüğünde yine aynı duyguları hisseder miydi? Farklı bir zihniyet ve hayatın tecrübelerini tatmış bir sen, belki bir nebze olgunlaşmış bir beni yeniden sever miydi? Aynı bedenler, farklı ruhlar… Ruhlarımız yeniden birbirine ait olur muydu?

  “Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim... Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi korkutmaktan her zaman çekinirdim.”

   Bu yüzden midir acaba küçük, mutlu anlarımızın sonunu korkuyla bekleyişimiz? Nice gülümsemeleri gün yüzü görmeyen kutulara hapsediyoruz, bir gün lazım olur diye. Mutluluğa çekinerek yaklaşıyoruz; ürküp kaçmasından korkarcasına...

   Daha nice alıntılar var, uğruna ne yazılar yazabileceğimiz...Güzel bir alıntıyla bitirmek istiyorum bu yazıyı. İçime işleyen, ne kadar doğru diye düşünmekten kendimi alamadığım, son bir Sabahattin Ali sözü daha:
   "Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey var: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi?"
  


16 Temmuz 2016 Cumartesi